Dönme Dolap (Suna Kıraç Öykü Yarışması)
Sinem Kayur, Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi
Dönme Dolap
-Baba, lütfen; dönme dolaba binmek istiyorum, lütfen!
-Kızım ama gitmemiz gerekiyor artık, hem fazla paramız da kalmadı, ben sana tatlı yapacaktım hani, onun için kakao ve süt almamız gerek.
-Baba, dönme dolaptan güzel tatlı mı olur? Baksana sürekli hareket eden rengarenk bir kurabiye!
Baba çiçek için öğrendiği kurabiye tarifi için uzun süredir hazırlık yapıyordu. Hatta ona en lezzetli kurabiyeyi pişirebilmek için komşularıyla birlikte tarif denemeleri bile yapmıştı. Baba kurabiye tarifini aklından tekrar geçirirken, Çiçek de bu devasa kurabiyenin nasıl olup da böyle devrilmeden dengede durduğunu anlamaya çalışıyor, şaşkın gözlerle etrafını inceliyor, heyecanla bir oraya bir buraya zıplayıp duruyordu. Dönme dolabın ışıkları o kadar canlı ve heyecanlı bir şekilde parlıyordu ki sanki bu ışıklar insanların pırıltılı gözlerinden geçerek kalplerine kadar işliyordu. Cesaretlendirici, çarpıcı bir büyüsü vardı. Dönme dolap yer yer paslanmış kısımlarıyla yaşlılığını ele veriyor gibiydi. O zamana kadar heyecanlandırdığı tüm çocukların mutluluklarını, hayal kırıklıklarını bir kaftan gibi üstünde taşıyordu.
Çiçek ve babası son paralarıyla jeton alıp, dönme dolabın yanına geldiler. Baba her ne kadar çocuğuna tatlı yapamayacağı için üzülse de onun gözlerindeki kor gibi yanan heyecanı ve hevesi gördükçe üzüntüsü yerini tuhaf bir mutluluğa bırakıyordu. Aslında kızına sağlayamadığını düşündüğü imkanlar onu derin bir hüzne sürüklese de ona verebileceği en güzel hediyenin kendi sevgisi olduğunu hatırlayıp iyi hissetmeye çalışıyordu. Mesela evlerinde çamaşır makinesi yoktu. Su faturasının az gelmesi için mümkün olduğu kadar az kirli çamaşır çıkarmaya çalışıyorlardı. Tabii, bazen Çiçek'in çamurun içinde oyun oynamak istediği oluyordu. Heyecan içinde koşturuyordu çamurlu su birikintilerinin yanına, babası da arkasından koşuyordu; birlikte çamur savaşı yapıp yüzlerindeki kahverengi lekelere gülüyorlardı. Eve döndüklerinde babası lekeleri çıkarmak için çok uğraşıyordu her seferinde; ama bedeli ne olursa olsun Çiçek'i gülümsetebilmek için her şeye değerdi.
Dönme dolap çalışmaya başladığında, Çiçek tıpkı aşı olurken yaşadığı türden bir heyecana kapıldı. O “rengarenk kurabiye” yükselmeye başlamıştı. İnsanlar giderek küçülüyorlardı. Lunapark birbirinden farklı hayatları tartmaya çalışan eşit kollu bir terazi gibiydi. Terazinin bir kolunda; jetonsuz çocuklar, yıpranmış ayakkabılar, iş aramakta olan babalar, çamaşırları makineye atması gerektiğini aniden hatırlayan aceleci anneler, içlerindeki siyah hüznü dindirmek, renklendirmek için lunaparka gelen aileler...Bunlar terazinin ölçü yeteneğini şaşırtacak kadar ağırdı. Terazinin diğer kolunda ise; çarpışan arabalarda ilk defa bir makineyi kontrol etmenin heyecanını yaşayan çocuklar, rengârenk fırfırlı çocuk elbiseleri, bulut gibi hafif pamuk şekerler, jetonların heyecanla zıplayan çocukların ceplerinde çıkardığı şıngırtılar...Bunlar o kadar ağır değildi. Terazi dengede de değildi. O lunaparkta bir dengeye sahip olan bir şey varsa o da yaşlı dönme dolaptı. İnsanların hayatları arasındaki bu dengesizlik ilk bakışta göze çarpmaz. Aslında kendini saklamaz hiçbir zaman bu terazi, ancak bu dengesizliğe karşı geliştirilmiş” alışılmışlığın” var olduğu yerlerde perdeler hiçbir zaman açılmaz. Oyun hiçbir zaman başlamaz seyirciler için. Perdeleri açılmadan oynanan bir tiyatro oyunudur bu. Herkesin bir bileti vardır, ancak oyunu gerçekten gören seyirci sayısı çok azdır.
Çiçek, yüksekliğin sebep olduğu korku ve manzaranın küçük kalbinde yarattığı heyecan içinde ne yapacağını bilemezken ani bir hareketle babasına sarıldı. Gökyüzü o gün daha önce hiç olmadığı kadar pürüzsüz ve açıktı. Ay'dan dökülen ışık huzmeleri, Çiçek'in özenle örülmüş saçlarında şefkatli bir anne eli gibi dolaşıyordu. Rüzgâr dönme dolabın biraz ilerisindeki, kuşaklarıyla bir dilek ağacını andıran güzel ceviz ağacının yapraklarını hışırdatıyordu.
-Baba gökyüzüne çok yakınız, değil mi?
Baba bakışlarını Ay'a doğru çevirerek:
-Evet, kızım. Bak, şuradaki ceviz ağacını görüyor musun? Bir dilek ağacı aslında o; kuşaklar dilekleri temsil ediyor. İstersen bir gün biz de dilek dileyebiliriz. Sen dileğini söylersin ben de yazarım, olur mu?
-Çok güzel olur baba, ne kadar renkli bir ağaç! Baba, annemin gökyüzünde olduğunu söylemiştin. Bak, ona çok yakınız değil mi? Neden göremiyorum onu o zaman?
-Ay'a daha dikkatli bak Çiçek, o zaman göreceksin.
O akşam evde kurabiye yapılmadı, ama bundan çok daha önemli ve sarsıcı bir şey oldu. Tehditkâr bir özlem, babanın yüreğine bir kılıç gibi saplandı. Ay o akşam daha önce hiç olmadığı kadar parlak ve beyazdı çünkü. Bu; ruhun derinliklerinde saklanan yoğun bir hasretin, hiç beklenmedik bir anda belirerek insanın iç dünyasını altüst ettiği o içsel anlardan biriydi. Baba kirli çamaşırları yıkamak için banyoya, işinin başına geçti. Leğene suyu doldururken, yılların eskittiği rengini yitirmiş yüzünden gözyaşları sessizce süzülerek en sonunda Çiçek'in kıyafetleri üzerine damlıyordu. Leğen dolduğunda musluğu kapatmaya çalıştı; suyun şiddetini kesebiliyor, ama tam olarak kapatamıyordu. Kısa aralıklarla musluktan düşen damlaların acımasız sesleri düşüncelerinin akışını etkiliyordu. İçine doğru büzülerek küçülen yorgun bedeni, bebeklerin anne rahmindeki cenin pozisyonunu anımsatıyordu; yaşlanmış, yorgun bir bebek. O gün çamaşırlar babanın gözyaşlarıyla yıkandı. Gözyaşının da faturası kesilmiyordu ya, ne kadar ağlarsan ağla; bedava.
...
Temmuz, kütüphanenin alt katından gelen silik ama hoş bir müzik eşliğinde düşünüyordu. Uzaklardaki bir vapurun soğukkanlı uğultusu ile yakınlardan geçmekte olan tramvayın tiz ve insanın içini titreten sesi birbirine karışıyor, buna martıların beyaz sohbetleri eşlik ediyordu. Önündeki eski masanın hemen yanında bulunan, yıpranmışlığı oldukça belirgin olan büyük tarihi pencere rüzgârın şiddetiyle sarsılıyor gibiydi. Bu sırada, sebebini anlayamadığı bir şekilde aniden ortaya çıkıp bir anda kaybolan kuş sürüleri dikkatini çekti. Göç ediyor gibi görünmüyorlardı, hayır; göç bunun için yeterli bir kelime sayılmazdı. Sanki bir şeyden hızla kaçmaya çalışıyor gibiydiler. Temmuz düşünüyordu:” Ah kuşlar, nicedir bu haliniz diyesim var ama anlar mısınız ki? Gerçi bizi anlamıyor olsanız neden yeryüzüne bizim yanımıza inesiniz ki? Uçun kuşlar, gökyüzüne benden selam söyleyin! Bir de bu aralar yağmurlar dinmek bilmiyor, nesi varmış bir sorun. Hoş, gökyüzünün gözyaşlarını silebilecek kadar büyük bir mendilim yok ama siz yine de bir sorun işte. Tüm bunları düşündüğü sırada, kütüphane görevlisinin biriyle konuşmasına kulak misafiri oldu:
-Birkaç ay önce burada rengarenk, cıvıl cıvıl bir lunapark vardı. Bahsettiğiniz ceviz ağacını lunaparka gelen çocuklar hayranlıkla izlerlerdi. Sonra duyduğumuza göre arazi satın alınmış, yıktılar o yüzden. Ah, o eski lunaparktan bize kalan tek hatıra; işte o ceviz ağacı...Neyse, ben size bir kuşak vereyim dilek dilemeniz için.
Bunları duyduktan sonra Temmuz, ağacın yanına gidip dilek dilemeye karar verdi. Sadece bir saniye sürdü. Bu düşünce tıpkı fırtınayı yaran ani bir şimşek gibi zihninde belirivermişti. Kuşağını alıp ceviz ağacına doğru yola koyuldu. Bu sırada hafiften yağmur çiselemeye başlamıştı; birdenbire rüzgâr kuvvetlenmiş, ceviz ağacının dallarından birindeki pembe kuşağı yerinden sökmüştü. Temmuz, kuşağa yaklaştı:” Çok ilginç. Kuşakta bohçaya benzeyen sıkıca sabitlenmiş bir düğüm var. Neden böyle bir şey yapmış acaba bu dileğin sahibi?”
Temmuz merakına yenik düşerek düğümü çözme çabasına girişti. En sonunda içinden buruşturulup top haline getirilmiş küçük bir yıpranmış kâğıt parçası çıktı. Büyük bir merakla kâğıdı yavaşça açtı ve kâğıtta yazılı şu sözcükleri gördü:
“Benim dileğim, annemi Ay'a bakınca görebilmek. Babam onun artık gökyüzünde olduğunu söylüyor ama ben onu bir türlü göremiyorum. Bir de babama, gökyüzünden düşen damlaların ne olduğunu sordum dün; bana yağmur dedi. Ama bence o damlalar annemin gözyaşları. Eğer öyleyse ceviz ağacı, annem ağlamasın artık. Mesela, babam artık tatlı yapmıyor bana eskisi gibi. Bana renkli kurabiyeler pişirsin istiyorum. Son dileğim ise; ışıklı lunapark geri gelsin, dönme dolap geri gelsin. O da gidince hiç kurabiyem kalmadı ceviz ağacı; sevgilerle, Çiçek.”
Yorumlar
Yorum Gönder